Kasabanın Delikanlısı

Kasabanın Delikanlısı

​Kasabanın ileri gelenlerinden muallim Hasan Efendi’nin ilk oğludur Halil, annesi Zehra Hanım’ın sert tabiatı ve babasının ilk evladı üzerine kurduğu hayallerin arasına sıkışmış bir çocukluk yaşar.Muallim Hasan Efendi’nin oğlu olmanın hakkını vermeli, babasının adına yakışır bir evlat olmalıdır.

​Kasabanın çevre köylerinde büyük saygıyla karşılanan Muallim Hasan Efendi, 1930’ larda köylerdeki çocuklara okuma yazma öğretmekte, köy okulları kurmakta ve kasabanın efsane muallimi olma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir.Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkenin geleceğine yön vermenin gururunu yaşayan Muallim Efendi; müspet ilimlere inanmış, geleceği kuran mühendislerden birinin babası olmak gayretindedir.Oysa, babasının hayalindeki mühendis namzedi Halil, babası sayesinde edindiği okuma aşkıyla, başka sulara yelken açmakta, edebiyatla, felsefeyle ruhunu beslemektedir.

​Kasabanın arkadaş meclislerinde okuduğu şiirler,anlattığı öykülerle vazgeçilmez bir yer ediniyor, gençlerin tüm aşk mektupları onun elinden çıkıyordu. Genç kızlar Halil’in kaleminden dökülen kelimelerle gönüllerini,” sözde mektup sahibi “ delikanlılara kaptırıyorlardı.Bu güzel akşamlarda çok keyfe geldiğinde de şarkılar söylüyordu Halil. Hiç müzik eğitimi almamış sesi, dinleyen herkesi büyülüyor, hatasız söylediği şarkılar dilden dile dolanıyordu.

​Okul cephesinde ise; matematikte tabiat bilimleri nde parlamayan yıldızı, edebiyatta müzikte Işıltılar saçmakta ama bu başarılar babasına hiç bir şey ifade etmemektedir. Kardeşi İhsan’ın matematiğe ve ticarete olan düşkünlüğü sayesinde,kendi hayallerine yeni bir oyuncak bulan Muallim Efendi, kendi tabiriyle “hayalperest” oğlunun yakasından düşüp,İhsan’ın, hayallerini gerçeğe taşımasına kaptırmıştır kendisini.Bu sayede,”hayalci abi” , kendi hayatının iplerini ilk defa elinde tutmanın acemiliğini, büyük bir mutlulukla yaşamaktadır.

​Halil, kasabanın en güler yüzlü, en özü sözü bir adamı,diye anılmaya başlamıştır çoktan.

Ağzından çıkan sözün arkasında dağ gibi duran, gördüğüsümüklü çocukların burnunu silmek için, cebinde ayrı bir mendil taşıyan, mahallenin yaşlıları için her işe koşan, her daim temiz giyimli Halil, özünde babasının hayal ettiği geleceğin en güzel yüzü, tüm kasabanın gıpta ettiği gönül ehlidir artık.

​En yakın arkadaşı ile nicedir kurduğu hayalini gerçekleştirmek için ailesinden kimselere haber vermeden,Ankara trenine biner.Kimseye haber vermeden gitmesindeki amaç saygısızlık değil, içten içe bildiği tepkileri erteleme arzusudur aslında. Arkadaşıyla Ankara Radyosu’na gidecekler ve radyo evinin açtığı İmtihana katılacaklardır.İkilinin yolculuğunu ve amaçlarını, oğlunun arkadaşının babasından öğrenen Muallim Efendi, onu deliye döndüren öfkesiyle oğluna bir telgraf çeker. Derhal kasabaya dönmesini, bu yolda kendisini elaleme rezil rüsva ederse, evlatlıktan reddedeceğini bildirir. Telgraf, Halil’in eline ulaştığında, delikanlı imtihandan yenice çıkmıştır ve Halil’in o telgrafı okuduğu Ankara Radyo Evi’nin merdivenleri, genç adamın hayatının temel yıkım noktasıdır artık.Babasının keskin diline karşı gelemeyen Halil, imtihan sonuçları açıklandığında kendisinin ardından, ikinci olacak arkadaşına “Beni kasabada duvarları çoktan örülmüş zindanım bekler.” diyerek geri döner. RadyoEvinin merdivenlerinde, vedalaştığı arkadaşı, SadettinKaynak’tır. 

​O telgraftan sonraki her şey, bir kukla oyunu gibiydi,diye anlatır  Halil.

Muallim Efendi geri döner dönmez, oğlunu bir esnafın yanında yerleştirir ve eşraftan sevdiği bir ailenin kızı olan Behiyeyle evlendirir.Tüm bunlar, başıboş bırakıldığında yanlış işler yaptığı tescillenmiş Halil’in fikri alınmadan yapılmaktadır elbet.Halil Radyo Evi’nin merdivenlerinde hayalleriyle birlikte yaşam iradesinide bırakarak dönmüştür sanki .Ama hayatının yeni yolunada hiçbir gönülü kırmadan,kendi enkazını, içinde saklayarak devam etmeyi becerir.

​ Karısını çok sever mesela,” Rabbimin ellerime emanet ettiği serçe” diye anlatır Behiyeyi. Peşpeşe iki oğulları olur,ikinci oğlunun doğumunun ertesi günü, askere gider Halil.Lohusa yatağında bıraktığı karısını alnından öper çıkmadan.Evlatlıktan reddetmek için oğluna telgraf çekmekten geri durmayan Muallim Efendi, gelininin ince hastalığa yakalandığını, tedavisi için ailesi tarafından İstanbul’a götürüldüğünü ve genç kadının orada öldüğünü, hatta cenazesinin İstanbul’da defnedildiğini, oğluna iki satır yazarak haber verme zahmetine katlanmaz.Halil iki sene sonra askerden döndüğünde, iki çocukla dul kaldığını, kabrinin yerini bile bilmediği serçesinin avuçlarından çoktan uçtuğunu en acımasız biçimde, öğrenir.

​İki çocuğu ile başına kalan oğlunu yeniden başgöz etmek için hiçbir vakit kaybetmez Zehra Hanım, böylece hem oğlunun başını bağlayacak hem de iki çocuğun bakımını üzerinden atacaktır.Ve Halil bu defa kasabanın zümrüt gözlü güzeli Refika ile evlendirilir. İlk kez evlenen Refikanın, iki çocuklu bir adamla evliliğe gönüllü olmadığını içten içe bilir Halil. Kendiside yeni bir evlilik için hiç hazır değildir  aslında, iki yarayı birbirine sargı edip yeni bir hayat kurmaktır tek yol. Gencecik karısına, kaprislerine gönlünü açar genç adam.Karısına hep açık bir çektir yüreği Halil’in.Behiyeyi de ilk hayalinin yanına gömer.İçini yakan iki ateş saklıdır artık kalbinde.Ama gözlerindeki ışığı söndürmez Halil, Refika ile dört çocukları daha olur.Kocasının engin hoşgörüsü, sıcacık bakan gözleri ve zamanla büyüyen sevgisi karşısında Refika da başkalaşır. Çok ama çok aşık olur Halil’e.Zaten başka türlüsü de mümkün değildir ona göre, Halil’i bu yüzden çok kıskanır, hayatlarının yegane derdi olur kadının kıskançlıkları.

Ama şendir yuvaları, altı çocuklu kocaman bir aile olmuşlar, varlığı da yokluğu da kenetlenerek aşmışlar, Halil’in hayata güzel bakışı sayesinde, aile olmanın tadına varmışlardır.

​Aradan geçen yıllar boyunca Halil’in cebine hep sokaktaki çocuklar için bir mendil daha, sofralarında olurda yemek vakti misafir gelirse kendini yük hissetmesin diye, bir tabak daha olmuştur.Çocuklar evlenip gittikten sonra bile, mavi tahta sandalyesinde oturan Refikasına, her mevsim bahçesinde açan gülleri içinde şarkılar söylemiş, gizli gizli kendisini dinleyen komşuları görmezden gelmiştir.Belki de gömdüğü hayallerindeki şarkılardır söylediği, komşularda yüreğindeki dinleyicileri…

Okur, hiç vazgeçmez okumaktan Halil, anlatır öğrendiklerini,bir nevi dergahtır bahçesi. İlk kütüphanesini kurar Kasabanın.Sonra siyasi değişimlerin rüzgarında o kütüphane dağıtılmak zorunda kaldığında , en güvenilir bulduğu , lisenin edebiyat öğretmenine emanet eder kitapları.Ve adamın kitapları çerezciye külah yapsın diye kiloyla sattığını öğrendiği gün, ufaktan bir kalp krizi geçirir.İçimde dinmeyen yangınlar vardı da bu yıkım oldu be evladım, deprem oldu bu,diye anlatır oğluna hastane yatağında duygularını.

​Evlerinde boyacı varken ,karısını yine oturtur mavi tahta sandalyesine, kolonyasını sürer yüzüne, şarkısını söylemek için Refikasına, kendi deyişiyle Refkasına yönelir.Bahçeye açılan kapının eşiğinde ayakta  ölür Halil.

Yıllarca Şehit cenazesi sandımdı, anadan anaya insandı cadde,Halil Abinin cenazesiymiş meğer diye anlatılan törenle defnedilir Halil.

Zarafetle yaşadığı hayattan zarifçe ayrılır.                                                 

​​​​​​​​​ Pelin..

Previous post
Next post
Written by

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir